GÜNEŞİ ÖZLEYEN ŞEHİRLER
Öğretmenliğe başlayışımın ilk günleriydi. Lise son sınıf öğrencileriyle tarihî mekânları gezmeye karar verdik. Dersler bittikten sonra şehrin bulunduğu kayalık bir yere geldik. Gençler şehrin kapısını gösterdiler. Büyük bir kapı vardı fakat şehir görünmüyordu. Kayalıkların içine açılmış bir kapı. Ortalıkta ne şehir ne köy mevcut!
Yerli ve yabancı gezginlerle birlikte içeri daldık. Ömrümde ilk defa tarihî bir şehri gezi- geziyordum. Yedi veya sekiz kattan oluştuğu söylenen bu “yeraltı şehri” daracık geçitleriyle bizi derinliklerine doğru çekiyordu. Şehrin bazı katları henüz açılmamıştı. Katlar arası bağlantı koridorları yeterince geniş olmadığı için herkesin geçmesi mümkün değildi. Yabancı seyyahlar, binlerce kilometre uzaktan gelmişler. Gayeleri, yeraltı dünyasını gezmek. Fakat şişmanlar dağları ve okyanusları aşmışlar, burada birkaç metrelik geçit karşısında çaresiz kalmışlar!
Her katta onlarca odacık, mutfak, şarap mahzenleri ve derin kuyular mevcut. Yerüstü dururken, niçin yeraltında barınmaya karar vermişler? Yerin altında ne güneş gülümsüyor, ne de ay tebessüm ediyor! Geceleyin gökyüzü çiçeklerinden mahrumsunuz. Kuş sesleri ve rengârenk güller aydınlık şehirlerde kalmış. Rüzgâr saçlarınızı okşamıyor. Kıştan, yazdan, bahardan ve sonbahardan uzaksınız. Bütün bu yokluklara nasıl katlanır insan? Mutlaka geçerli sebepler olmalı ki insan burada yaşamaya mecbur kalsın! Kan davaları mı, salgın hastalıklar mı, savaşlar mı?
Bir rivayete göre yaşlı karı koca tek katlı eski bir evde yaşarlarmış. Bir gece yarısı evin
altından gürültüler gelmeye başlamış. Korkmuşlar. Gürültülerin insan sesine benzediği anlaşılınca dehşete kapılmışlar. Çünkü evlerinin altında depo veya herhangi bir boşluk yok- muş. Polise aramışlar. Gürültü gittikçe şiddetlenmeye başlamış. Sanki yabancı bir dille im- dat çığlıkları atılıyormuş. Polis önce inanmak istememiş. Yaşlılar, tekrar telefon etmişler. Polis de çığlıkları duymuş. Bir müddet sonra çığlıkların yerini tespit etmişler. Zaten kara- kola bir turistin kayıp ihbarı yapılmıştır. Evin zemini kazılır. Yeraltından bir yabancı gezgin çıkar. Zavallı adam yeraltı şehrini gezerken kaybolmuştur.
Vaktiyle Türkler Anadolu’ya gelmeden önce burada yaşayan Hıristiyan halklar, yönetim baskısı yüzünden, yeraltında yaşamak mecburiyetinde kalmışlar. Diğer rivayete göre insanlara dindar oldukları için baskı yapılıyormuş. Onlar da bu zulümden kurtulmak ve ibadetleni rahatça yapabilmek uğruna yerüstünü terk etmişler. Bunun bir delili olarak tarihî bir hadiseyi hatırlatmak gerek: Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alınca Müslüman olmayanları da dinlerinde serbest bırakmıştır. Hatta Bizans yönetiminde ezilen Ermeniler, Türklerin zamanında rahata kavuşmuşlardır. Kapalı kiliseleri açılmış, ayrıca İstanbul’da bunlara yenileri de eklenmiştir.
Şerafet BULUT ( Ersular İlköğretim Okulu Türkçe Öğretmeni)
ÖZLENEN KİTAPLAR
Canınız okumak ister.Kütüphanenizin raflarında gezinirsiniz. Geçmiş, gözlerinizde canlanır. Her kitap, sayfalarında nice hatıralar saklar. Anılar denizinde, kendinize sığınacağınız limanlar ararsınız!
Yıllanmış kitaplar vardır: Her birinin yüzüne baktığınızda size çocukluğunuzu veya gençliğinizi çağrıştırır. Yıllar bir film şeridi gibi tersine işler. İçinizden tarifsiz duygular geçer, mırıldanırsınız:”Keşke geçmeseydi o seneler!” dersiniz. Tükenen zaman mıdır, yoksa biz miyiz? Eskiden okuduklarımız bizi tekrar maziye götürüyorsa, hayatımızın boş geçtiğini söyleyemeyiz.
Yıllanmış kitaplar vardır: Çağlar geçtikçe yeniden doğarlar.Bir köşede keşfedilmeyi beklerler. Onları en çok üzen yalnızlıktır, unutulmaktır, terk edilmektir! Tıpkı bir çocuk gibi duygulanırlar, sessizce ağlarlar. Çığlıklarını duymak, her yiğidin kârı değildir! Onların bize olan hasreti, bizim susuzluğumuzdan şiddetlidir. Susuzlukların en tehlikelisi, bilgisizlik değil midir?
Yıllanmış kitaplar vardır: Temmuz güneşi, dağların zirvelerindeki karları nasıl eritirse; rüzgâr da ömrünüzün kesitlerini öyle savurur. Fakat o kitaplar her dem tazeliklerini ve gençliklerini koruyabilmişlerdir. Bazı fikirler ölü doğarlar; genç ve hür düşünceler ölümsüzleşir. Bilim, teknoloji ve sanat hür düşünceye muhtaçtır.
Yıllanmış kitaplar vardır: Her tanışmanızda sizi maziye çeker. Ansızın bir kıvılcım çakar yüreğinizde. Anılar tutuşuverir.İçinizi hüzün kaplar. Gözleriniz sulanır. Dondurulmuş hatıralar zihninizde çözülür! Sanki kitap sayfalarında değil de, okyanusun dalgalarında seyahat ettiğinizi zannedersiniz!
Şerafet BULUT (Ersular İlköğretim Okulu Türkçe öğretmeni)
DOĞRU İLE YALAN
Her doğruyu söylemeye gelmezmiş, birtakım doğruları yaymamak, çokluktan, kamudan gizlemek gerekmiş… Peki ama, bir doğruyu söylemek, gizlemek, yayılmasını önlemeğe çalışmak o doğrunun yerinde duran yalanı sürdürmek demektir. Yalanın yalan olduğunu bilerek sürmesine bırakmaya hakkınız var mıdır?… Bu yalanlar kutsalmış, onlara dokunmaya gelmezmiş… Bir şeyin yalan olduğunu anladık mı kutsallığına inanmıyoruz demektir; bunun için “kutsal yalan” sözü bir şeyin hem köşeli hem de yuvarlak, hem katı hem de biçimsiz olduğunu söylemek gibi bir saçmadır. Ama duygularını birer düşünce saymaktan çekinmeyenler böyle saçmalarla kolayca bağdaşabiliyor.
Birtakım doğruların gizlenmesi gerektiğini ileri sürmek eski kibarlık, asillik (aristocratie) aristokrat düşüncenin bir kalıntısıdır. Bir yanda büyükler, kibarlar, damarlarında mavi kan akanlar var, onlar doğruları bilirler, onların bilmesinden bir kötülük gelmez; ama küçüklere, kibar olmayanlara, kölelere sakın açmayın!… Öyledir kişioğlu: kendisi için ille birtakım ayrıcalıklar ister. Eski acunun kibarlığı, aristokratlığı yıkıldı ama onun yerine aydınlar türedi…
Bir kişi olarak ilk ödevimiz, yalan olduğunu anladığımız düşüncelerden benzerlerimizi yani bütün kişileri kurtarmaya çalışmaktır. “Ben bunun yalan olduğunu biliyorum, ben buna inanmıyorum, ama kamunun bu bağlar altında kalması, onun anlamaması daha iyi olur.” diyen kimse, öğrendiği anladığı doğrulara layık olmayan kimsedir. İnandığı bir şey yoktur onun: Bir şeyin ne doğru olduğunu düşünür, ne de yalan olduğunu. Ancak kendisini düşünür, büyük görmek için bir yol arar.
Her doğru söylenebilir, her doğru söylenmelidir, yoksa çevremizi aldatıyoruz, çevremize yalan yayıyoruz demektir.
Nurullah Ataç
HAYAT VE EDEBİYAT
Hayatın en önemli gerçeği samimiliktir. Bu itibarla, hayat ile bağı olan edebiyat, mutlaka samimi bir edebiyattır denilebilir. Hayatı en gizli, en karışık yönleriyle anlatmayan, duygularımızı tıpkı hayatta olduğu gibi saf ve derin bir şekilde duyurmayan, elemlerimizi, felaketlerimizi, açık açık yansıtmayan bir edebiyat, hayat ile ilgisiz ve sahte bir edebiyattır. Öyle bir edebiyat, kelimeleri dizip, onları işleyen pek hünerli kuyumcular çıkarabilir. Belki onlar çok süslü, çok göz alıcı şeyler yapabilirler. Fakat, ne yazık ki bütün bu sahte ürünler muntazam kış bahçelerinde yetişen iri yapraklı, parlak renkli çiçeklere benzer. Uzaklığından dolayı bize çok çekici, çok harikulade görünen o meçhul sıcak iklimlerin bu göz kamaştıran ürünleri nasıl açık bir havaya, sert bir rüzgara dayanamazsa, hayat ile ilgisi olmayan böyle bir edebiyat da zamanın sonsuz kasırgaları önünde süpürülüp gitmeye mahkumdur. Halbuki bedii his, hislerimizin en ilahi ve en samimisidir. Akşam rüzgarı ile inleyen bir çam ormanının karanlık hışırtıları ne kadar tabii ise, ruhun güzellik karşısında duyduğu hisler de hayatın en derin ve anlaşılmaz köşelerinden birdenbire fırlayıp çıktığı için, her şeyden çok samimidir. İşte bunun gibi milletler için de “güzel” ve “iyi” telakkilerinden daha “milli” hiçbir şey yoktur. Bir toplumu başkalarından ayırmak isterseniz onun din ve ahlak hakkındaki, güzellik hakkındaki samimi duygularını arayınız. Çünkü bunlar doğrudan doğruya ruhundan koptuğu için hayatının en samimi taraflarıdır.
Yüksek ve hakiki sanat asıl ona derler ki, hayatı bütün genişliği ve bütün samimiliğiyle okuyucuya duyurabilsin. Ancak yapmacığın bittiği yerde sanatın başlayabileceğini, nedense, hala anlayamadık!
Mehmet Fuat Köprülü



(23 oy, ortalama: 4,70 / 5)



Şerafet Bulut öğretmenime yazdığı güzel denemelerden dolayı çok teşekkür ederim.Yüreğinize sağlık…
Genç Arkadaş denemesi çok ilginç,sanki şiir gibi,siteyi hazırlayanlara ve yazarlarınıza sonsuz teşekkürler.Selamlar.
Allah sizden razı olsun, yarına yetişecekti. Çok güzel olmuş, ellerinize sağlık.
Çok kısa olmuş, ama çok da güzel olmuş. Uzunu nerede bulabilirim?
Çok güzel yazmışşınız hocam, elinize sağlık.
Keşke Ziyapaşa İlköğretim Okuluna böyle bir öğretmen gelse.
Sizi böyle yararlı bir site yaptığınız için tebrik ediyor ve sitenizi daha da geliştirmenizi bekliyorum.
Çok güzel hocam, ellerinize sağlık.